Ahmet Haşim

Ahmet Hâşim, 1887de Bağdat’ta dünyaya geldi. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur. Annesinin ölümü üzerine henüz 7 yaşındayken babasıyla birlikte İstanbul’a yerleşti. Galatasaray Lisesini bitirdi. 1907’de mezun oldu ve aynı yıl Reji idaresinde memurluğa başladı. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam etti. Fakat bir süre sonra hukuk tahsilini yarıda bıraktı, İzmir Sultanisi’ne Fransızca ve edebiyat öğretmeni oldu (1910-1914). Bu arada Maliye Nezareti’nde de mütercimlik yaptı (1914). Güzel Sanatlar Akademisinde mitoloji dersleri verdi. Daha sonra tayin edildiği Mülkiye Mektebi’ndeki Fransızca öğretmenliğiyle beraber Akademideki derslerini ölünceye kadar sürdürdü. İstanbul’da öldü. Mezarı Eyüp’tedir.

Ahmet Hâşim sembolist ve empresyonist akımın Türk şiirindeki başlıca temsilcisidir. Dolayısıyla şiirlerinde derin bir melânkoli, müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlara duyulan özlem ve psikanalitik yorumlara müsait bir renk ve musiki hissedilir. Sanat hayâtına hocası Ahmed Hikmed Müftüoğlu’nun etkisi ile başlamıştır. İlk şiirlerinde Servet-i Fünun şiirlerinden Tevfik Fikret ve Cenâb Şahâbeddin’in etkisi görülür. Daha sonra Fransız şiirini yakından tanıyarak bu şâirlerin tesirinden kurtulmuştur. Tamamı aruzla yazılan şiirlerinde dil Önceleri çok ağır iken zamanla sadeleşmiştir. Çocukluk anıları, aşk ve tabiat şiirlerine hakim olan temalardır. İçine kapanık ve hassas bir insan olan Hâşim'in şiirlerinde gerçek hayattan uzak, hayali bir aleme sığınma isteği görülür. 1921 e kadar yazdığı şiirlerinin dili Servet-i Fünûn dilinden farksızdır. Bu tarihten sonra yazdıklarında konuşma diline yaklaştığı görülmektedir. Çeşitli nazım şekillerini denedi; daha çok da serbest müstezatı tercih etti. Şiirlerinde sembolizmin bazı özellikleri de görülmektedir. Şiirlerini Dergah dergisi ile Yeni Mecmua’da yayımlamıştır. Nesri şiirinden çok farklıdır. Şiirlerindeki belirsizliğe karşılık, nesrinde açık, berrak, nükteli, bazen de alaycı ve iğneleyici bir üslup kullandı.


Yazardan yapılmış alıntılar:
05 Ocak 2008 Cumartesi

- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı, ne gözlerindeki siyahlık, insan gözü siyahlığı, ne dudaklarındaki kırmızılık insan dudağı kırmızılığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne mahlûkatı kadar güzel değil! Kırmızı, sarı, yeşil, siyah boyalar, renksiz etleri, çipil gözleri, soluk dudakları istihaleye uğratarak harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakiki çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem ki kadın ne yapardı?

- Kadın ne yapardı bilmem... Fakat boyalar olmasa bilmem ki seyr-i sefâin ne yapar, bilmem ki göz nasıl boyanırdı?

Yorumlar:
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmalısınız.